2 yorum var - 11 Ağustos 2008 13:45
Zaman ne çabuk akıp geçiyor değimli? Bazen de yapışıp kalıyor… hüzün durakta bir cam üstü lekesi kıvamında…bazen içimde zaman duruyor , Ellerimi içime sokup çıkarmak istiyorum kıyıda köşede benden kaçan nefesime karışmamış eskimiş zaman kırıklarını… Zaman kırılıyor ki içimde bu kadar acıtıyor beni diye düşünüyorum… Bir kadeh miydi zaman ya da zamansız mıydı bütün alkoller.ben içince mi zaman dururdu yoksa durduğu için mi zaman ben içerdim.. Akıtamıyorum içimdeki kirlenmiş zamanları, şimdiki zaman kipiyle… Geçmiş zamanlara takılmak yetmiyor ..sardunyalara takılıyorum. tenekelere dikilmiş pembe kırmızı sardunyalara, güneşe gülümseyen. eski sessizlikleri özlüyorum beklide eski yalnızlıkları biliyorum adı yok zamanın ben onu zamansız bir zamanda belki de yok sayarım belki de sayılmaz bir yokluk yaratır o bende… Mimozaları özlüyorum hiçbir orman onlar kadar çoğaltmıyor renkleri .köpekler kalmadı şehirlerde ya da dere kenarlarında çamurları eşeleyen tavuklar ,kazlar….ördekler podyuma çıkmış manken tavrında parklarda…kuşların sabaha eşlik eden yakarışlarında yalnızlığın aryası var… Çiçekçiye gittim sardunya almaya ‘’abla şimdi farklı sardunya satıyoruz daha bodur ve daha biçimli’ dedi… Her şeye dayatılan bu biçime lanet ettim sardunyaları bile bırakmadık onları da piç ettik. Melezleşme ile üretim yapacağız diye kayısıyı erikle çiftleştirdi aşkı kaybeden şehir tıkınmışlığında ,insanların biçim değiştirmesinden doymayanlar sonra ağaçların ırzına geçtiler…bir sürü ne idüğü belirsiz meyve üretimi aldı başını gidiyor…neyimize yetmedi ki doğanın ürettikleri… müdahale edecek kadar kafayı sıyırdık. hem de ne adına yine bizim bize yaptığımız dayatma yani para …. Sokaklarında tenekelere dikilmiş sardunyaları ile güneşe gülümseyen anne annem daha mı mutsuzdu benden.üstelik aya gideceğine hiç inanmadı üstelik ‘’sana yağı sakın yeme kızım ‘’onda domuz yağı varmış diyordu… Mimozaların yaşamalı onlarla direnmelisin bu köhnemişliğe.. Ben ya da sen herkeste bir gün bu eski zaman kırıklarının acıları olacaktır…. İnsanlar deli gibi korkmaya başladılar.evden çıktıklarında soluğu büyük alışveriş merkezlerinde alıyorlar..her biri bir masaya çöreklenmiş tonlarca yalnız insan büyük bir gürültü içinde yalnızlıklarını unutmaya çalışıyorlar. Çaresizlik nasıl öğretildi bize … büyük hayallerim hiç olmadı.neden olsun ki .ne yapacaktım hayalleri? büyük adam nasıl olunur hiç bilmedim ki ben ,aslında hiç de görmedim.büyük ünvanlar çok gördüm, içlerinde insan mikroskop altında bile görülebilir büyüklük teşkil etmiyordu… Tabi ki merak iyi bir şeydi kendini keşfetmek için arardı insan her şeyi..çünkü öncesi vardı milyonlarca yıllık ve sonrası ile ilgili tahmin de eğlenceli olurdu..eğlenmek güzeldi Ama bokunu çıkardı insanlık bu işin.doğanın gidişine müdahale etmek insanlığın en büyük talisizliğidir.artık yağmurlar bile yağmıyor.nisan yağmurlarını ne çok severdim..nisan demek dostovyevski demektir benim için .nisan yağmurları başladı mı alırdım elime ve geçmiş zaman, şimdiki zamanla iç içe geçerdi. sürekliliğimi onaylardı. Çocukluğumun tek oyuncağımıydı mavi define kutusu.Neden başka hiçbir oyuncağımı hatırlamıyordum.kendim almıştım o kutuyu..bir çocuk neden oyuncak olarak bir kutu alır ki.neyi saklamak istemiştim içine…ya da acaba hala onun içinde olabilir miyim? Horoz şekerlerini düşlemeden neden yaşamam gerek .çocukluğumun kırmızı tadları….leblebi tozları.hem oyuncağım.hem boğulma hissim. peki şimdi …hissizim. Anlattığım bana bile inanmakta güçlük çeken bir beni, nasıl bir savruluş olarak adlandırmalıyım. Burası dünya kızım burası dünya burada her şey yassah… Burada koyulmuş kuralların dışına çıkmak yassah.burada söylenecek cümleleri doğru tartıp biçeceksin yoksa seni duman ederler. Burada eğer sen bir adımı yanlış atarsan seni öyle bir yok ederler ki…………… Doğru ederler ama ben zaten pek de var sayılmam.acaba bu ben miyim. Ben ,sen, o kim ? Hiç kimseyiz biz .değimli ki kendi kurallarını koyamazsın ve küçük bir oyunun bile yok kendi yazıp yönettiğin o zaman sen kimsin ki.. Burada belgelerim var bilgisayarım bir de ofis programlarım bir de …yok yok windows yok..olamaz ya o pencereden kaçmaya kalkarsam… Ben sardunyaları özledim o teneke kutulara dikilen sardunyaları..bir de güneşe gülümseyen anne annemi…dedeme kahve pişirmek için cezveyi mangala süren..ve artan kahveyle mutlu olup gülümseyen. Akşam harmanın başında yapılan sohbetleri özledim…müzeyyen senarı dinlerken ağlayan komşu teyzeleri.. Ben bangır bangır bağıran barlarda klüplerde kimsesizliğimi daha çok hissediyorum. O kuru kalabalık daha çok acıtıyor içimi.insanlığın birbirine bu kadar uzak kalmasına üzülüyorum.herkes önündeki içkiden bir gülümseme bekliyor… Herkes yalnızlığı ile konuşmaya çalışıyor oralarda ama ne çare kendi sesini bile dinleyecek kulak yok.belki de lanet olsun diyecek yürek yok.bu ne biçim bir çaresizliktir… …………………..keşke anla işte demeyip anla artık deseydi….
Ve de…. zırvala en azından bir beyaz kağıda………
1 yorum var - 11 Ağustos 2008 13:41
Dur gittiğin noktaya bak!Ezmeden önce,üzerini çizmeden önce bak geçmişine!Ne kadarda unutkanız,geçmişimiz ile ne kadar kavgalıyız?Ama değilmidir bizi biz yapan geçmişimiz!belkide sebebi budur geçmişimizin bu kadar bize uzaktan bakması,bizimde bu yüzden hayat denilen bu ölü denizde bu kadar mücadelesiz bir şekilde kıyıda sadece kumdan kaleler yapmamız,bize yapılanlardan kaçmak ve korunmak için kaçabileceğimiz kumdan kaleler!
Daha ne kadar kaçabiliriz ki hayattan kumdan kalelere sığınarak.Şiddetli esen bir rüzgar yıkmaz mı,coşmuş bir dalga devirmezmi kumdan surlarımızı başımıza bırakalımda bu mücadelesizliğide savaşalım bizi yıkmak isteyenlere karşı beraberce yada yalnız başımıza! Duvarın üzerinde bir çatlak,içersine doğru onun karanlıklarına tecavüz edercesine sızan ışıkk hüzmesi,kulaği kesik zamanlarda onun hakkında haberi olmadan arkasından yapılan dedikodular, bir nevi toplumsal sanrıların sonuçları ile kitlesel yaşanımın sebebleriydi belkide.Televizyondan empoze edilen kültür kirliliğinnin doğurduğu sonuclardı bu söylentiler..kelimelerini yazdığı karanlığına giren ışık onun elinden çaldığı umutları ile saklandı annesinin eteğinin altına ve işik ile korunmasız kalan idelerin buharlaşması ile yalnız kalan bir adam gibi şarap şişelerini her devirdiğinde dibine doğru gözünü yönlendirerek elinden çalınan karanlıklarını istercesine şişenin içersine doğru intihar ediyordu...ve yaşamak artık manasız,donuk bir hal alıyor,ürkek bakışlarını etrafına savuruyordu...arkada hayyamın dizelerini seslendiren kırık bir plak ile odasının tavanına astığı ipe doğru gözlerini dikerek son defa göz kapaklarını kapatıyor ve artık bitiriyordu bu sahte aydınlıklar ile dolu hayata karşı ütopik yaşamını!!!
1 yorum var - 11 Ağustos 2008 13:39
Zamansızlaşma,kum tanelerinin her aşağiya doğru kendini bırakması,bir nevi intihardı....onlar için her yalnız düşünüş,özgürlüğün sınırsızlaşmasının olabilirliğini keşfedişti...Yıkılmaların ardından,yığılmış fikirlerden yeniden bir doğuş mümkünmüydü...?
Damlaların her düştüğü noktada çıkardığı tınılar kulaklarını tımalıyordu...tek bir damladan oluşan zerreler tekrar eski hallerini alabileceklermiydi???Damla misali olmuş fikirlerim,düşüncelerim,yaşadıklarım her çarptıktan sonra parçalandığı noktanın etrafında yeni bir form alarak değişimin deviniminden etkileneceklermiydi zamanla????Beynimdeki çatışmalar yaralıyordu,birbirlerine acımıyorlardı ...olguların sorguculuğu her kafamı koyduğum yastığımın üstünde volta atıyorlardı fikirlerimin üzerinde...doğru,gerçek,fikir ne kadar özgürdü zamanın akıcılığında!!!Tiyatral bir eda ile çatışan düşünceler belkide bir dramın sonunu görüyordu son perde ama intihar eden kum taneleri peşlerinden o kadar çok ide'yi sürüklüyorduki farkında olamıyordum kimi zaman....
Zaman yığılıyordu varisli bacakları ağrılarını göçebe bir kavim gibi gezdiriyordu bedenimde....kum tanelerinin intiharları ile özgürlük empozesini yapabilecekmiydi hümanite üzerinde!!!Asimile edilmiş olgular yeniden bir vücuda bürüneceklermiydi...diriliş mümkünmüydü değişimin deviniminden yararlanmadan tabulaşmış idelerin...Dengesizleşmiş yaşamın sebebi bu değişim deviniminden etkilenmeden çıkmış bir yaşamı savunan idelermiydi...tabutlaştırmak değilmiydi yaşamı değişmeden,gelişmeden yaşamak...!!!!
Sebebi neydi acaba,kum tanelerinin intiharının.Hiç düşündünüz mü kaybedilen her kum tanesinin ardından kazanmamız gereken yada yaşantımıza katmamız gereken idelerin beynimizdeki yokluluğunu,istediniz mi değişimin devinimini yaşamak?
2 yorum var - 24 Haziran 2008 00:35
Yerle yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü, Kavim göçlerinden bu yana ağlayan Ve durmadan Cep kanyağı yakıcılığında ezgiler Çalan, çaldıran, yakalatan Adı bende gizli bir kadındı İstanbul
Şehre bir yağmur yağdı Ben ağladım
Sevilirken ayrılmak mı kaldı Bizanstan Yalan dolan yoktu gözlerde sadece ses Verilen sözler birdi edilen yeminler sıfır Eşyalar alındı fotoğraflar söküldü yerlerinden Bir aşkın izlerini yok edecek yeni bir aşk sipariş edildi yeniden
Bir şehre yağmur yağdı Ben ağladım
Kim daha çok yalan söndürdü çay bardaklarında Hangisi talandı demli öpücüklerin Ve buğularda yitirilen kimin adıydı Bir aşktan diğerine kaç saate gidiliyordu Soyulur muydu kabuğu hayatın Yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?
Yağmur şehre bir yağdı Ben ağladım
Ben ençok seni götürdüm giderken Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları Yardan düşmüştüm yaralarım yardan armağandı Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı
Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı
Ben... Yağmur... Ağladım...
Yerle yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü, Kavim göçlerinden bu yana ağlayan Ve durmadan Cep kanyağı yakıcılığında ezgiler Çalan, çaldıran, yakalatan Adı bende gizli bir kadındı İstanbul
Şehre bir yağmur yağdı Ben ağladım
Sevilirken ayrılmak mı kaldı Bizanstan Yalan dolan yoktu gözlerde sadece ses Verilen sözler birdi edilen yeminler sıfır Eşyalar alındı fotoğraflar söküldü yerlerinden Bir aşkın izlerini yok edecek yeni bir aşk sipariş edildi yeniden
Bir şehre yağmur yağdı Ben ağladım
Kim daha çok yalan söndürdü çay bardaklarında Hangisi talandı demli öpücüklerin Ve buğularda yitirilen kimin adıydı Bir aşktan diğerine kaç saate gidiliyordu Soyulur muydu kabuğu hayatın Yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?
Yağmur şehre bir yağdı Ben ağladım
Ben ençok seni götürdüm giderken Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları Yardan düşmüştüm yaralarım yardan armağandı Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı
Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı
Ben... Yağmur... Ağladım... Yerle yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü, Kavim göçlerinden bu yana ağlayan Ve durmadan Cep kanyağı yakıcılığında ezgiler Çalan, çaldıran, yakalatan Adı bende gizli bir kadındı İstanbul
Şehre bir yağmur yağdı Ben ağladım
Sevilirken ayrılmak mı kaldı Bizanstan Yalan dolan yoktu gözlerde sadece ses Verilen sözler birdi edilen yeminler sıfır Eşyalar alındı fotoğraflar söküldü yerlerinden Bir aşkın izlerini yok edecek yeni bir aşk sipariş edildi yeniden
Bir şehre yağmur yağdı Ben ağladım
Kim daha çok yalan söndürdü çay bardaklarında Hangisi talandı demli öpücüklerin Ve buğularda yitirilen kimin adıydı Bir aşktan diğerine kaç saate gidiliyordu Soyulur muydu kabuğu hayatın Yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?
Yağmur şehre bir yağdı Ben ağladım
Ben ençok seni götürdüm giderken Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları Yardan düşmüştüm yaralarım yardan armağandı Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı
Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı
Ben... Yağmur... Ağladım...
YILMAZ ERDOĞAN
1 yorum var - 13 Haziran 2008 13:26
aşk yasaklandı artık halka açık yerlerde el tutmak yol açıyor diye hesapsız susmalara kaldırdık tüm tutuşmaları yasak kelime onu yapmak yalan söylemek mecburi ve serbest ayyuka çıktı artık yağmur sonraları toprak kokmak yok tomurcuklanmak günah ve bir insan gözü yüzünden yüz gün art arda uyunmamak yok kimse ölmesin diye kimsenin aklında her sevdalı verdiği sözü geri alacak güneşi,ayı hatta hiçbir tabiat olayı şahit gösterilmeyecek hiçbir sevdaya ne deniyorsa onu atacak kalp ve süresi yirmi dört saate çıkarılacak meskün mahallarde ağlamanın.......
1 yorum var - 11 Haziran 2008 11:35
seni kim çizebilir şubat yolcusu yalnız akşam olsun dağınık olsun ceplerinde bozuk bir bulut uğultusu geceleyin dörtte bir ölüm korkusu dörtte dört sabaha karşı yağmursun
seni kim çizebilir şubat yolcusu sen bütün çizgileri bozuyorsun....
6 yorum var - 11 Haziran 2008 11:32
söndürün içimdeki tüm mumları karanlıklara boğun yanlız bırakın yine her zamanki gibi.. ne sizler anladınız beni nede zaman; hayat anlamsızlığında benide kattı kendine her şey rengini yitirdi her başlangıç beklenmedik sonla bitti neydi istenen neydi beklenen hangi yanlış doğruya hangi doğru geçmişe döndü yoktu olmamıştı gerçekler maskeli suratlar sahte tebessümler yarım kalmıştı dudaklarda içi geçmiş bir yaşam boynunu bükmüş sevgiler sewgililer ve asılı kalmış umutlar...
7 yorum var - 06 Haziran 2008 14:39
Yıldız avuçlarım göğün mavisinde her dem bakışlarına gözlerinin deryasına.., pusu duran ellerimi sana tuzaklarım her tetik düşürdüğünde gözlerin ölüme az kalırım yanlız gördü ya gelir bende kalır yanlızlık uzar gecelerim....
İstanbul a yağmur yağar karla karışık karı ayıklarım yağmur kokularını alırım koynuma ot koyarım göz ucuma. anlarım ... yine yangın yine hasret yıkanan İstanbul da payıma düşen bide giderkenki yüzünün ıslaklığı....
6 yorum var - 06 Haziran 2008 03:52
Üç adamin destani
Gün kendinden geçinceye kadar Ispiyon kuytularda ihanet gizlidir
Gammazlanan türkülerin isyanidir
Türkü notada tini Kavalda nagme
Dilden dile sestir
Ve yarim kalmiş bütün sevdalarda Daim gözyaşi ile akan
Hüzün gizlidir
Hüzün siyahtir
Bu üç adam destanidir Mangal yürekli üç adam Ayaklarindan kurşun sekerek Gelinlik bir kiz kucaklar gibi Yürüdüler sehpaya Dar agaci utandi Yagli ip utandi Tanik duvarlar Tanik kuşlar Ve şafak utandi
Cellat utanmaz!. Yalniz Hüzün Kaldi avluda sesiz
Hüzün siyahtir
Gün kendinden geçinceye kadar
Salaş yagmurlarda
Islanmiş bir arzudur hayat
Kuşatilmiş vurgunlara sessizlik
Kendini inkardir
Pervazsiz
Ve onlar
Avaz-avaz
Tükürdüler yüzüne karanligin
Siyah işiga boyandi
Güne eridi
Ve yildizlar terk eti geceyi
Bize hüzün kaldi
Hüzün siyahtir
Inan ki çocuk
Bu onlarin türküsüdür
Ne bir fazla
Ne bir eksik
Üç kadim dost
Üç deli rüzgar
Hirçin
Ve asi
Üç yürekli adam
Hüzün yakişmazdi onlara Çünkü
Hüzün siyahtir
Ve yaşamda
Çok renk vardir çocuk
Çok renk
Taniyacaksin
Ama...
Hüzün Siyahtir
5 yorum var - 04 Haziran 2008 04:19
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık, çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların, insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses, hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar, kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de, kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin, son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman, meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman, beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi, yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar, son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri, her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de, dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından, dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de, sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine, kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci dereceden failidir" denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar, ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller, kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım. Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse...
Evet Sevgili, Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince parmaklarına, mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
can yücel
başım dönüyo duvarlar üstüme üstüme geliyo dazu aştım sanırım çözxümlemeye çalışıyorum içimdeki ağrıları...bi yanda dostum dostum güzel dostum çalıyo bi yanda su konulunca kendini bozan beyaz aşık olmak istiyorum... bu nebiçim hayat lan diye naralar atmak istiyorum umutsuzum mutsuzum bezginşm ama yinede ayaktayım bu nasıl bi çelişkidir çözen varsa banada anlatsın arkadaşlar...............
Üstüme üstüme geliyor gece.....o kadar doluyumki hayat karşı içimi bomboş bıraktı diye.Dönüp bakıyorum geriye ne kadar çok şey kaybetmişim ben,herşey eksik herşey yarım b ende.zehrini akıtıyor gece üzerime.Tüm yenilgilerimi önüme seriyor birer birer.Hiç yaşamadığım çocukluğum kendimle birlikte yok ettiğim umutlarım ve bi hiç uğruna yok edilmiş onca zaman keşkelerim o kadar çokki zaman geriye dönmüyor ne yazıkki...şimdimi?yakılmış yıkılmış ölümle yaşam arasında gel gitler yaşayaşan,kimsenin kaldırmaya bile tenezzül etmediği bir enkaz...Ağlamak haykırmak yakmak yıkmak kırıp dökmek yitip gitmek istiyorum.
Avuçlarımın arasından bir sabun gibi kayıp giderken hayatım sadece seyirci kalabiliyorum..yok oluyorum azalıp eksiliyorum her saniye.Soruyorum kendime ne istiyorum? nemi istiyorum?aslında hiç bişey. Şimdi farkediyorum bende bana bile yetecek ben kamamışki ne isteyebilirim..Sindiremiyorum bi türlü acılarımı her defasında biraz daha hissizleştiriyo beni sırtımdaki yük çok ağır artık taşıyamıyorum....Artık içimdeki benle savaşamıyorum,yoruldum. Hep çok sert geçiyor mevsimler bende,baharım yok,içimde umutların ayaklandığı sevinçlerin yeşerdiği bi yazım yok belkide kendi kendimi imha etmeye hazırlanıyorum bilmiyorum bilemiyorum....
acılar paslandı, sesler kırıldı
yıkık duvarlar gibi kaldı gözlerim
kanıyorum küllerin en terli yerinden
yutağımda katılaşıp kalıyor çığlığım
bağıramıyorum bu kaçbin ölüm
kulağımda garip bir uğultu,yenilmiş günümde yenilenenememiş bir ben. Hayat bir insana sunulmuş en güzel armağan diye naralar atarken birileri durupta düşünüyorum engüzel armağanda ben niye payımı alamıyorum.Gözlerimi kapıyorum bi ara gece ve alkol. Kanlar görüyorum sahte kahkahalar çınlıyor kulaklarımda,karanlık upuzun bir tünel içinde kısılı kalmış bir ben.Kan damlıyor düşlerimden yitik yaralı bir ben ...Gecenin soğuğunu içimde hissediyorum bağırasım haykırasım geliyor uyanın lan uyanın gece tüm acımazlığıyla üstümüze üstümüze geliyor.Bağırıyorum ne gece duyuyor beni ne karanlık nede insanlar...Bi defa daha ezip geçiyor beni tüm kasvetiyle zalim karanlık..Acımı benle paylaşan kimse yok .yüreğimin en derin yeri acıyor bi anda.Hayat üstüme üstüme geliyor sanki benden alacak bir şeyi kalmış gibi.Gözbebeklerim büyüyor gıptayla baktığım her yana Yaşamın kıyısında kazanmak kadar kaybetmekte var diyorum ,bir ben inanıyor bana,kaybeden taraf oluca.Artık gözlerimi aydın gün olarak açmak istiyorum ama zemheri çöküyor yine düşlerime kırılıyor en nazlı yanım dökülüyor,eskimiş derme çatma duvarın sıvaları gibi...Umut insanın kendi kendine bulaştırdığı en büyük hastalıkmış sonradan anlıyorum
sen doğmana bak güzel gün ben bir kez daha yeniliyorum sana boğazımda bir düğümle....
Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız. Taşımıyor,anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de...
Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mi asırlarca? Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep ayni heyecanla açar mi? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim su günlerde.
Belki de en basta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine... Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım Yanlış yaptım.
Sana ulasan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam.
Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acili duvarları gibiyim. Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor.
Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. küfleniyorum, yaslanıyorum.Yalnızlıklar pesimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış, vıcık bir yalnızlık bu.
Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum. Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin.Her şeyin basında, içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor.
Öyle içimsin ki.
Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün. çok mutluydum... Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu,tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım. "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek,söylemeyecek misin?" dedim.
Çok uzun bir mektup oldu Başından sonuna kadar okudum da. Neler yazmışım diye merakımdan. Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adini yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adini. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum.
Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.
Bu kadar içimdesin iste.
can dündar
...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana...' ataol behramoğlu
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerkenbizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı.Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.Vurulduk ey halkım, unutma bizi...Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.Bizleri yok etmek istediler hep.Öldürüldük ey halkım unutma bizi...Fidan gibi genç kızlardık.Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında,işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.Tükürülesi suratlarına karşı,bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elindeöldürüldük acımaksızın.Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına,birer mezar taşı gibi savrulduk.Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.Hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.Önce kolumuzu, omuz başından keserek,yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine.Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz. uğur mumcu...
O SAHNEYİ ÇOK İYİ SOMUTLADIM
BİR MİTİNGE GİDER GİBİ GİDİCEM İDAMA
ASILMA GÜNÜ GELİP ÇATINCA
O SEVDİĞİM GİYİSİLERİMİ GİYİCEM POSTALLARIMI, PARKAMI
BEYAZ ÖLÜM GÖMLEĞİ GİYDİRMEK İSTİCEKLER,
GİYMİYCEM,
TRAŞ FALAN DA OLMUYCAM
ÖNCE GİDİP ORDA OTURCAK, BİR SİGARA YAKICAM
SONRA DEMLİK GÜZEL BİR ÇAY İÇİCEM
HA BAK RODRİGONUN O ÜNLÜ GİTAR KONÇERTOSUNU DİNLEMEK İSTERİM ORDA
SANIRIM ASILICAK BİR İNSANIN SON İSTEĞİNİ GERİ ÇEVİRMEZLER
SONRA URGANI KENDIM GEÇİRİCEM BOYNUMA
VE DÖNÜP, ORDA ASILMAMI SEYREDENLERE BURDA ÖLEN YALNIZCA BEDENİMDİR DİYİCEM
AMA DÜŞÜNCEMİ ÖLDÜREMİCEKSİNİZ DÜŞÜNCEM YAŞIYCAKâ?¦
sarhoşum zannımca başım dönüyor... unutmak istiyorum silmek istiyorum tüm yaşanmışlığı. Bu gece böyle çıkarmak istiyorum acı tüm yaşanmışlığı benden mutlu edecek kimse mutlu kılacak hiç bişey yok sanki. Kusmak istiyorum tüm acılarımı geceye, insanlara ama dokunmuyo zehrime kimse soruyorum kendime her gün içime çektiğim acının asıl sebebi ne tek soru tek cevap ben yok olsam yitip gitsem tıpkı bir sabun gibi avucumun içinden kayıp giden hayatım gibi çözümlenirmi bişeyler? Hiç tanımadığım bi insanla konuşasım var bu gece içimi dökesim başımı omzuna kyup ağlayasım ama ne gece var bende nede ağlanacak bi omuz şimdi sorar oldum kendime niye varım ne için soluyorum kirlenmiş kirletilmiş bi havayı saçmaladıkça saçmalayasım geliyooo ama sözlerin tükendiği bi yer de var ya benimkide öle bişey galiba boşver diyorum bi daha kendime boşver bi kere daha hayata ama şu bi gerçek ya asıl boşverilmiş benim ya...
bi defa daha özür diler oldum kendimden ve hayatımdan...
Durmadan kurulup dağılan bu yerde Hiç bir dost arama. Güvenilir bir sığınak, hiç! ..
Bırak acı yüreğinde konaklasın Olmaza çare arama... Kimse sana gülmeden sen acıya gülümse, Yaşamana bak!
ömer hayyam
İnsanlar yeterince haksızlığa uğradığında yeterince dövüldüğünde çocuklar,insanlığa saldırırlar . Acı,adaletsizlik ve vicdansızlıkla yeterince hırpalandığında,kendi kendini imha eden bi organizmadır insanlık...
yaralı yanlarımı kuşanıyorum çırılçıplak ve erkek uykuların kadar uyanık ve yenik şiirler kadar
içtikçe cam kırıklarına basıyorum hayatımın yeniliyorum galip gelen yerlerimi seninle öncekiler gibi sıradan gidenler gibi kızgın kırgın tarihinden savaşların başlangıç ve bitişlerini imzalı imzasız antlaşmaları kan renginde verilen sözleri hatırlıyorum uğursuz haziranlarını meydanlarda çürüyen ölülerin yetiş diyorum yeniliyorum galip gelen yerlerimi ölü sevişmelerden devşiriyorum içine boşaldığım sabahları sancı diyorum sancı köpeklere kızıyorum nedensiz
yeniliyorum galip gelen yerlerimi önsözlerini ezberliyorum okumadığım kitaların kahramanlar adam gibi ölsün istiyorum sozsözü intiharla yazılan romanlarda herkes için mutsuz sonlarım var yar yeniliyorum iyileştirmiyor beni yarım kalmış uykular durup dururken yabancı dillere çevriliyor en sevdiğim şarkılar
yineliyorum yar yeniliyorum galip sandığım yerlerimden yeniliyorum yar yenildikçe yenileniyor aramızdaki duvar..
Düşlerin anlattığı, Alıp eline kazma küreği ve birazda mutluluk harcı Yeni bir dünya inşa etmek.
İnsanların anlattığı, Uzanarak ekmeğe doğru ve biraz katığını alarak eline Karnını doyurmak.
Mutluluğun anlattığı, Sarılarak aşkın eteğine ve bırakarak tüm acılarını Sevgiye erişmek.
Yaşamın anlattığı, Koşarak geleceğe doğru ve ne kazanırsan kar misali Hayatını sürdürmek.
Umutsuzluğun anlattığı, Koşarak karanlığa doğru ve korkuyu sararak kalbine Hayatına son vermek.
Benim anladığım; Hiçbir zaman yozlaşmadan Düşlerimi bırakmadan Umutsuzluğu ardıma katmadan, Yaşamayı öğrendikten sonra İnsanlardan utanmadan, Yaşama dört elle sarılıp Hiçbir zaman bırakmadan, Mutluluğu kalbime gömüp Ölünceye kadar çıkartmadan, Zamanı gelince Geride göz yaşı bırakmadan Sürdürüp hayatımı Ve her şeyden birer tutam alarak Karışık bir hayat yaşamak. Hani denir ya “ortaya karışık lütfen”diye İşte ben ondan istiyorum müsaadenizle.
Çok uzaklarda bir kadın Yüreğinin perdelerini sımsıkı kapatmıştı. Belki de bu perdelerden bunalmıştı Karanlığa alışan gözleri Yüreğinin kaynarında yanıyordu İçinde köpekbalıklarının boğulduğu Bir kızıldeniz saklıyordu. Kirpiklerinin kıyısındaydı İlk damla ayrıldı buluttan Sonra ikincisi, üçüncüsü... Issız sokaklarda kırmızı kiremitlerden Toz yükseliyordu. Hangi kaçış uğultusunu dindirebilir içinizdeki mavi karlı ormanın? Hangi çınar dallarının kırıldığı yerden inlemez? Sonunda dağlayanı olmuşsa ömrünüzün O sağnaktan arda kalan. Sargılar sarabilir mi yaralarınızı, O liman, yürekte değilse eğer artık neye sığınır insan? Bir ırmağın sesini alıp Gitmek istiyorum, sevdiğim hoşçakal. Bak; işte akşam oldu. ve suskunsa tüm sokaklar camlardaysan şehir ışıklarında Gelirim, serilirim sular gibi kıyılarına Gelirim, karışırım martıların çığlıklarına Gelirim, sokulurum derin seher uykularına.
Özledim seni... Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir... Beynimi uyuşturuyor özlemin... Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum. Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadi bir boşluğa dönüşüyor. Sabahlara seni okşayarak başlamaları akşamları, her işi bir kenara koyup seninle başbaşa karşılamaları özlüyorum; oynaşmalarımızı, hırlaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü... Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak, bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken... ya da kolyeni çözdüğümde kollarıma atlarken... Hasta olduğunda, o korkunç kriz gecelerinde günler, geceler boyu nöbet tuttuk başında... o şen kahkahalarına yeniden kavuşabilmek için sessiz dualar ederek... "Atlattı" müjdesini kutlarken yorgun bedenindeki yaraları okşayarak, doktorun böldü sevincimizi: "Yaşayamaz artık bu evde... yüksek binalar ve beton duvarların gri kentinde" dedi, "O gitmeli... ve kendine yeni bir hayat çizmeli..." Bilsen, ne zor gitmen gerektiğini bile bile "Kal" demek sana... Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtiğini bilmek... Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğumuzu görmek ve sana bunları söyleyemeden "Git artık" demek... "Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa" demek sana ne zor... Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden, sesin, kokun hâlâ beynimdeyken... ... seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden... ... yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek... ... ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı, yanyana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı, onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına, arkandan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor... ... ne zor hiç tanımadan seni emanet ettiğim bir şoföre "Hızla uzaklaş buradan ve gidebileceğin kadar uzağa git" demek... ... yokluğunu beklemek, ne zor...
Bunları düşündükçe, şu anda uzakta bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engelleri aşıp terkedilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları. yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak ve yavaşça üzerini örtmek geçiyor içimden... Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum. Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde, terketmişlere özgü bir terkedilme korkusunu da yüreğimin derinlerinde duyarak sana koşmak, yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek ve "Geri dön bebeğim" demek istiyorum: "Geri dön... kulüben seni bekliyor..."
can dündar
|
28.02.1983 doğumlu, 25 yaşında. şu an yaşadığı yer İzmir. çaycı olarak çalışıyor.
|
|
|